Şems’in Kırk Kuralı

ŞEMS-İ TEBRİZİ’NİN 40 KURALI

GÖNLÜ GENİŞ VE RUHU GEZGİN SUFİ MEŞREPLİLERİN KIRK KURALI

1. Yaratanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok, eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sen de bu vasıflardan bolca var demektir. (syf.51)

2. Hak Yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil! (syf.64)

3. Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır, sonraki batini mana, üçüncü batınının batini sidir dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye. (syf. 75)

4. Kâinattaki her zerrede Allahın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü o camide, mescitte, kilisede, havra da değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır. (syf.86)

5. Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. “Aman sakın kendini” diye tembihler. Hâlbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:”Bırak kendini, ko gitsin! ”
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Hâlbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var! (syf. 95)
6. Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur. (syf.96)

7. Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin. (syf.101)

8. Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sadece kimsenin bilmediği gizli bir bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir. (syf. 103)

9. Sabretmek öylece durup beklemek değil ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah âşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.(syf.104)

10. Ne yöne gidersen git,-Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney-çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır. (syf.117)

11. Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir. (syf.117)

12. Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur. (syf.118)
13. Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.(syf.119)

14. Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üsütne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını? (syf. 134)

15. Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek hepimiz tamamlanmamış birer sanat eserleriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.(syf.135)

16. Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin. (syf. 144)

17. Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir. (syf.146)

18. Tüm kâinat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahlûk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükâfat olarak Yaradan’ı tanır. (syf.148)

19. Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir. (syf.176)

20. Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir. (syf.177)

21. Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir. (syf.181)

22. Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgâh olur. Ama bekri aynı namazgâha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil… (syf.183)

23. Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengârenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıktan uzak dur. Sufi ne ifrattadır, ne tefritte. Sufi daima orta yerde…(syf. 197)
24. Mademki insan eşref-i mahlûkattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allahın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak buna yakışır, soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir. (syf.229)
25. Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz. (syf. 230)

26. Kâinat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir. (syf. 255)

27. Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsin o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir. (syf. 260)

28. Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise, başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatini yaşar. (syf.267)

29. Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demektir. Bu sebepten, “ne yapalım hayatımız böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergâh bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hâkimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin. (Syf. 275)
30. Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp ta kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez. Kusur örter. (syf. 280)

31. Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar. (syf. 303)

32. Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost… Ve sakın doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama! (syf. 305)

33. Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir. (syf. 328)

34. Hakka teslimiyet ne zayıflık ne edil genlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir belde de yaşar. (syf. 357)

35. Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır. (syf.374)

36. Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrıda onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer.
Onun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan! (syf. 394)

37. Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir âşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.(syf.397)

38. “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli. (syf. 400)

39. Noktalar sürekli değilse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde. Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar. (syf. 407)

40. Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi yada cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın ise hiçbir sıfata ya da tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.(syf 415) AŞK VE MUHABBETLE KALIN

İNSANIN DÖRT KARANLIĞI

Bir Ali Şeriati Okurundan

İnsan’ın Dört Zindanı Ali Şeriati’nin bir konferans konuşmasının kitaplaştırılmış hali. Ali Şeriati kitapta önce insan’ın kim ne olduğu üzerinde kendi düşüncelerini anlatıyor. Burada yaptığı “beşer” ve “insan” ayırımı çok dikkat çekicidir. Daha sonra ise insanın üzerinde etkili olan, eğer kurtulamazsa onun “kim”liğini, düşüncelerini ve yaşam tarzını belirleyen bu dört zindanın/zorlayıcının ne olduğu ve bunlardan kendini nasıl kurtarıp özgürleşebileceğini, ya da sadece Allah’a kul olabileceğini anlatıyor.

Bahis konusu dört zindan şunlar:
1- Doğa/Tabiat zindanı (Naturalizm): Bir insan ve toplum yaşadığı coğrafi ve doğal şartların ürünüdür. Örneğin deniz kenarında yaşayan bir insan geçimini balıkçılıkla sürdürmek zorunda veya çiftçilik yapıyorsa denizden kaynaklanan hava değişimlerini göz önüne almak zorundadır. Bu tip şartlar ise insanın yaşam tarzı ve hayata bakış açısı üzerinde etkilidir. Örneğin Akdeniz’de yaşayan herhangi bir toplum ve insanla, Kutuplar’da yaşayan Eskimo’lar arasında büyük farklar olabilir.

2- Tarih zindanı (Historisizm): Bir insanın kim olduğunu ait olduğu tarih belirler. Örneğin kuraklık sonucu Orta-Asya’dan Anadolu ve Mezopotamya’ya gelinen, sonra İslam’ın seçildiği, bir müddet değişik milletlerin İslam devletlerinde yaşanılıp, daha sonra Şelçuklu ve Osmanlı gibi kendi devletinin kurulduğu bir tarihin oluşturduğu bir insan, bir “ben”; Ortaçağ, Rönesans, Fransız İhtilali ile oluşmuş bugünkü modern Batı’da yetişmiş “ben”den farklı olacaktı. Farklı bir dile, farklı düşünce ve duygulara ve farklı bir ahlak anlayışına sahip olacaktı.

3- Toplum zindanı (Sosyolojizm): Bir insan içinde yaşadığı toplumun ürünüdür. “Ben” eğer cömert, ya da çok gayretli ve kahraman isem “feodal” bir düzen içinde büyüdüğüm içindir. Paragözün biri isem, “burjuvazi” düzeninin içinde büyüdüğüm içindir. “Ben” kötü veya iyi isem, bunu sağlayan ve oluşturan toplumsal çevredir.

4- Benlik/Kendim/Ego zindanı: İnsanın ihtiyaçları ve gereksinimleri, arzu ve istekleri, karakteri, sonra bolluk ve refah içinde yaşamaya başlaması ve en sonunda bir boşluğun ve anlamsızlığın içine düşmesidir “benlik” zindanı ve zindanların en kötüsü, en aciz bırakanıdır.

Ali Şeriati bu sayılan zindanların ilk üçünden bilim yolu ile kurtulabileceğini söylemektedir. Sözgelimi gelişen teknoloji sayesinde artık o kadar da çok doğa ve coğrafya şartlarına bağımlı değiliz. Tarihin işleyişini, kanunlarını öğrendikçe üzerimizdeki etkisini de kaldırabiliyoruz. Toplumsal kuralları anladığımız takdirde, topluma yön ve şekil verebiliyor, dönüşümler sağlayabiliyoruz. Toplum bizim üzerimizde etkiliyken, biz toplumun üzerinde etkili hale gelebiliyoruz.

Ancak son zindandan kurtulmak bu kadar kolay değildir ve akıl ve bilim yoluyla başarılabilen bir durum değildir. İnsanın kendi kendisinin önüne getirdiği kısıtlamalardan azad olmasının tek yolu aşktır/dindir Ali Şeriati’ye göre. Neden? Çünkü sevgi fedakârlıktır. Kendini, arzularını, isteklerini, ihtiyaçlarını bir
kişi/şahıs/Allah, ülkü ve gaye uğruna feda edebilmek, bir kenara bırakabilmektir aşk/sevgi. Sonu gelmez bir amaç sahibi olabilmek dolayısıyla içine düşülen boşluk ve anlamsızlıktan kurtulmak demektir bu sevgi.

Evet, düşünmüştüm; ben eğer yaşadığım coğrafya, ait olduğum toplum ve tarihin üzerimdeki etkisini kayıtsız şartsız kabul edeceksem, Türkiye’de doğup, inançlı bir aileden gelmeseydim, Müslüman olmayacaktım. Ya da genelde Ehl-i Beyt bendesi Türklerden olmasaydım, Alevi olamayacağım gibi, Arabistan’da doğsaydım büyük bir ihtimalle bir Alevi değil de Sünni olabilirdim. Öyleyse sahip olduğum düşünceler ve inançların ne kadarı bana aittir? Bu düşüncelere ve inançlara doğru oldukları için mi sahiptim, yoksa başka bir çarem olmadığı için mi? Ali Şeriati’nin de dediği gibi, bir insan şuur sahibi, yaratıcı (üretici anlamında) ve seçme şansına sahipse ve ben de bir insan olmak istiyorsam bu özelliklerimden faydalanarak zindanlarımdan, başkalarına kulluktan kurtularak, özgür olmam ve sadece Allah’a kul olmam gerekiyordu.

Hz. Hünkar Hacı Bektaş veli (ks)bu dört karanlık konusuna parmak basarak madde karanlığı, cehalet karanlığı,nefis karanlığı ve gönül karanlığı olarak ifade etmiştir. Bu karanlıkların aydınlanmasını şöyle izah eder: madde karanlığı akıl nuruyla aydınlanır, cehalet katanlığı ilim nuruyla, nefsin karanlığı marifet nuruyla ve gönül karanlığı da aşk nuruyla aydınlanır buyurmuşlardır.

FERYATNAME
Ey kör olmuş baykuşun hazan ötüşlerindeki kuleye hapsolan! oysa biz vuslatı arıyorduk oysa Yusuf’u Kenan’ı arıyorduk bilemedik ki sabrımız olmayan sabrımızın Çin Seddi’nden atılan bir barut kadar kısa aciz ve tevekkülden uzak olduğunu kendi hesabımızca atlarımız süratli azığımız çok yolumuzda güzeldi ama bir arşınlık İskender Seddi’nde takıldık kaldık galiba ahir zaman ehli vakitlerin kısalması yürekteki depremlerin artması ve en kötüsü de leş kokuların yayılmasından habersizce ben, ben, ben diyerek künfeyekün olup gidecek anlasana ateşe bir takım karışımlar atan kafir büyücü gibi. Şimdi kervanımıza saldıran haramilerde yüzlerini kapatmışlar oysaki hangi maddenin gücü yeter rahmandan saklanmaya gecenin karanlığında çok da parıltılı geliyor azap kafilesinin yükünden akseden ışıklar hani bir menfaat elde ederim diyen garibin vay haline o kervan seni gördü mü durma tabanları yağla çünkü ellerinde mağrur aptal nefsini hemencecik avlıyı verecek bir sürü hile var sen kimsin ki o tuzaklardan kurtulmayı beceresin iyisi mi kervandan uzak dur ışıltılı hediyelerin debdebesinden de sen Tarık yıldızına yönel de pusulanı kumlarla kaplanmayacağı bir yola ulaş ha birde sahte dostlarının uzaktan sana hey dost hey dost diye bağırdıklarını duyacak olursan üzerindeki çula iyice sarıl başını sakla da seni götürüp bir tenhada fitne kuyusuna atmasınlar o kuyu kobra yılanının zehrinden daha da zehirli Harut ila Marut’un öğrettikleri sihirlerin firavunları dolaşmakta o kuyuda hani ne oldu biraz önce padişahın kalasına biran önce gidelim biran önce şu yakut pırlanta mücevherleri alalım diyordun şimdi sanki korkak bir kurbağadan farkın kalmadı ben şu Tuva vadisine gidenin ayak tozlarının üzerinde yatıp uyumak o tozları öpmek istiyorum gerçi bize toz görünen ehli sabra ne görünür Allah-u Alem
İşte uyku bize doğru dört arkadaşıyla yaklaşıyor şu ilk öndeki yorgunluk
İkinci gelen arda bırakan üçüncüsü seher körü dördüncü gelense acz.
Sen onlarla tanışmak istersen buyur bütün gece sohbet edin ama benim hiç niyetim yok İrem bağlarını da verseler ben şu günahkâr gözlerime tefekkür iğnelerini saplayarak kanatmak ondan sonrada hiç uyumamak üzere uyanık olmak istiyorum tıpkı şeyhime Kâbe de gelen sesin dediği gibi ah şeyhim keşke izin olsaydı da sana doya, doya sarılıp Nasuh gibi ağlasaydım öyle ağlasaydım ki akan gözyaşlarım bir yağmur bulutu olsaydı da İbrahim’ e ağzıyla su götüren karıncanın suyu emdiği göle bir damla düşseydi ve o damlanın yüzü hürmetine o affetmeyi çok seven şanı yücelerden yüce kurban olduğum rabbim bana ve ehli imana merhamet etseydi ben kapında bir köpeğim beni kapından kovma bırak şuracıkta ilk defa huzur içinde uykusuzluk uykusuna yatayımda berzahtan gelen o yolcunun bıraktığı güllerin bile kıskandığı o kokuyu sineyi idrakime çekeyim
Şimdi şüpheci akıl bize ne sahnelerde rol veriyor acaba aman yarabbi bizi nefsimizin o büyük gaflet perdesi ve mağruriyet ateşinin deresinden uzak tut. Uzak tut ki, bizi övüp duranların ağızlarındaki pis kokular reyhan rüyasından beni uyandırmasın. Bak işte sende bende yolumuzdan olduk şimdi Hızır’ın Musa’ya selam verdiği yerden güneş doğmakta hadi bakalım asa bize yolun acılarını anlatmaya devam etsin kuşluk vaktindeki gıda can gıdasıdır. O gıdanın hem kokusu hem de gelişi güzel yoksa ne diye ders almadıktan sonra o dağa çıkıyorsun Hira’ nın içinde barındırdığı o adı güzel kendi güzel olana bin defa kurban olayım.
İstersen sende şu tedbir dediğin attan inde seninle şu koskoca sahrada bir sohbet edelim ama bana bakarken kalbinden geçenleri saklamaya çalışsan da bil ki bu dükkan da müşteride sen, mal sahibi de. Onun için dost doğru ve sadıkane yaklaş biz belki üftade hocamın bağında üzüm topluyor gibi olsak ta bursa semalarına yaklaşan hicaz kervanı da gönlümüzden uzak değil. Hadi doldur bakalım aşk deresinden muhabbet kadehlerini ama dikkat et hırsın gözlerindeki çakan şimşekleri görüp de kadehleri taşırma a beni sen seni ben sanan yolcu bu gördüklerin mağaranın duvarlarındaki kendi gölgemizden başka bir şey değil senin ile yattığımız toprağımsı uykuyu meleğimsi kanat çırpışlarla çevirmek için şu senin azık torbanda sakladığın küflü dünya nimetlerini ortamızdaki hiçlik deryasına atman lazım sadece oda yetmez nefis ormanını da sağlam bir iman baltasıyla budaman lazım işte o zaman benim gibi günaha gark olmuşlardan kurtulup müjde bayrağının nakışlarına vasıl olursun o sallanıp ta duran bir yanında okçular bir yanında kılıcını hiç korkusuzca çekmiş orduya rüzgârla selam veren sancağın ipliğine kurban olayım
İşte kamet sahrasındaki kapıyı şükür birazda olsa aralamaya çalıştık inan ki daha kapı açılır açılmaz bakanın aklını başından alıverecek masum kalplerin atışlarını duyunca sakın ola ki bana bu kapının anahtarlarını verin demeyesin a şaşkın Hint horozu gönül kapılarının anahtarı hangi kimyadan oluşuverdi daha bilemedin mi hoş sanki bu madenin altında fikrini zikre çevirmiş çok marifetli eller var ama duman indiğinde iman fayda etmiyor önemli olan batın güneşi varken bir şeyleri anlayıp inanmak değil mi dur hele hemen ümit kuşunun boğazına vesvese bıçağını dayama o kuş belki de Veys’ se giden hırkanın gecesinde sana sabır kelimesinin alfabesini öğretecek dur, dur acele şeytandandır sen şimdi bana bir huzur yemeği yap ta o yemeği Kisra saraylarını yerle bir eden alevlerde ısıtma, iyisi mi bir garibanın tandırında ısıt yoksa elem ağaçlarının dallarındaki meyveler ikimizi de gideceğimiz yoldan ederde o güzel yüzlü Bilal’ i mi duyamadan kırılır gideriz.
Sen gel benim sözüme kulak ver çadırımızı herkesin gözünü kamaştıran hazineler deryasına değil yokluk hırkasını dokuyan tezgâhların seslerine yakın bir yere kuralım hani güzel bir söz vardır suyun akışını göremiyorsan bari değirmenin dönerken çıkardığı sesleri duymaya çalış.
Mekânsızlık mekânındaki ışığın ve karanlığın olmadığı yola bak sanki çok yemek yemiş bir adamın gece uykusundaki kanadı kırık kuşların kıyamete kadar uçsalar ulaşamayacakları bir yol ama belki Zülkarneyn bindiği rüzgârın kokusu bizi o yöne doğru adım atmamızı sağlar elbette söz deryasından birkaç kelime bütün bu olanları anlatmaya yetmeyecek oda biliyor ki bu haşmet bu büyüklük karşısında tüm ormanlar kalem tüm denizler mürekkep olsa el kadirin sözleri tükenmez.
Koş ta kargalar damımızdaki üç beş buğdayı gagalayıp kaçmadan yetiş, yetiş de bu çok uzun olacak ihtiyarlık kışında aç kalmayalım. Şimdi eline yırtık bir kâğıt parçası alan hırs timsahları ha bire definedir ki arıyorlar kazmalar kürekler ellerinde eştikçe mezar kokuları gelmeye devam ediyor mumda aciz mumyada mumyayı yapansa hepsinden aciz ama bu küfür gecesini aydınlatacak güneşe gözlerini körcesine tıkamışlar.
Lafı ha bire döndürüp dursak ta laf bile zaman mekân içindeki tablonun bir nakışı olmaktan kurtulamıyor. Şimdi Nil nehrinin niye kan renginde aktığını anladın mı? Şimdi asıl kapının olduğu yeri aramaya başlayalım buraya kadar gözün kulağın burnun ve beynin gıdası nedir diye kendi kendine sormadınsa sana garip bir ormandan en genç ceylanı avlayıp getirseler onu da yiyemezsin çünkü ceylanı görünce nefsin senden çok önce avın üzerine atlamış onu parçalayıp yemiştir bile.
Deryalarda bu gördüğüm latif mercanların üzerine akseden ışıktan haber ver haberin sadıkanesi gönül bahçelerini sulayıp yeşerten huzur yağmuruna benzer tıpkı sahabenin düşman karşısında muharebe ederken bir ara üzerlerine yağan yağmur gibi. E ne yapalım gözünde bir yere kadar bakışı var bu bakış ötesi yere kim göz atar dersen bende Hz. Muhammedi s.a.v taşıyan Burak’ a bir sor derim a akıl bataklığına düşmüş deve kuşu
Huzur yatağından kalkmadıkça rahat seni derbeder ederde her bir şeyi hallettiğini sanan kavimler gibi sabah daha horozlar ötmeğe başladığında yok olup gidenlerden olursun ama bu şehrin sokakları senin için pek yokuş görünse de esrarı Zikrullah’ ın yüce nuruyla ne yollar aşılmaz ki sessizliğin şahitliği olmasa bu hıçkırıklar sığlığında bayağı kişilerden hiç farkımız olmayacak dur hele bayağı kelimesi seni bu kitaptan soğutup ta düşüncen deve gibi oturup kalmasın nefis zorlanmadan yanmadan sıkıntıya düşmeden her nakışı sabır telleriyle örülmüş elem sahrasını geçebilir mi yok, yok sen o elindeki teleskopla bakışını uzatmaya çalışma çünkü göze perde konulmuşsa cancağızım bir bez parçasını bile bakışların delip geçemez hadi artık yelkenlerimizi tefekkür beziyle kaplayıp aşk ehlinin gemisine binelim, binelim diyorum ama gemiye binmeye izin çıkacak mı bakalım eğer şifre sır esrarengizlik arıyorsan o sırları haram masasına oturup mürekkebi şeytanın şarabı olan küffar ehlinin yazdığı kitaplarda bulman tavuğun altın yumurtlamasına benzer ki tavuk altın yumurtlayacak kadar maharet ehli olsa kasabın önüne boynunu uzatırken akıl hocası ona kaç, kaç derdi yani tavukların kümesini bal arılarının kovanıyla bir tutma baksana sivrisinekler emir almışta nasılda inkâr ordusunun zırhların içeriye giriveriyorlar Allah cc. bir sivrisinekle bile misal göstermekten çekinmez çünkü bu yokluk sahrasında senin benim gücüm diye bir şey yok ne diye atını bu kadar hırsla koşturuyorsun sen attan daha çok yoruluyorsun ama seni kamçılayandan haberin yok ki.
Buraya kadar bahsettiklerimizden bir şey anlamadınsa bundan sonraki yollarda ne yaparız bilemem, çünkü her nefsin hoşuna giden bir hayal oyunu var. Maharet bunları gerçekle bir tutmamak velev ki karşına sihirbazlar bir canavar bile çıkarı verseler elindeki gönlündeki imanı yokla da seher hırsızlarının uğradıkları zararlara düşme buralardaki şeytanlar artık her köşe başına bir yardımcılarıyla can ateşi yakmışlar sen üşüdüm deyip te ısınmaya kalkarsan o canım tenini kabir soğuklarıyla sarıverirler.
Ey kasvet halvetinde olan gözlerim ey yoldan çıkmış sözlerim ey sevap bağlarından sapmış izlerim havada uçan gayp âlemindeki dalgıçların zikirlerinden bir renk göster, göster de şu yanı başımda duran zebanilere söyleyecek iki çift lafımız olsun
Kitap hoca oldu bende talebe ama her harfin sonunda bir eksiklik var ki bu eksiklik ta Kaf dağındaki Anka kuşunun kanatlarında gizli sendeki mürekkep bendeki kalemi doldurmaya yetmez neden deme bu kalem ağaçların gövdesinden sökülüp alınan vahlı kalemlerden değil ancak gariplerin meclislerinde bulunabilecek rutubet kokan kalemlerden
Mezarlar içinde mezarımı ararken düşlerimdeki dünya hırsını gördüm aman yarabbi sanki cebeli Tarık boğazında gemilerim o sert kayalara çarpıp ta batıp gitmişti şimdi anladım ki ölüm terbiyesi gelmeden nefsi berzah beyhude işlerle gününü gün edecek şimdi desem ki gel en baştan başlayalım el evvelden CC. bana diyeceksin ki muhterem sen beni şu ticaretteki karımdan mı etmek istiyorsun bırak ya git işine ben çocuğum bu mahallede oyun oynamak hoşuma gidiyor şu cahil gözlerime görünen cismani şeylere bayılıyorum anlatma diye ağlamaya başlayacaksın e kusura bakma bendede sana verecek teselli şekeri yok
Peki sen bilirsin ben şu beyaz güvercine benzeyen sır kitabının asıl mevzusuna geçmek istiyorum sen gelmezsen gelme.
Fakat yüreğim senle vedalaşmadan gitmek istemiyor hakkını helal et hocamızın dediği gibi Esrarı Zikrullah’ tan vazgeçme.
Şöyle düşün çok karanlık bir odada birkaç gün kaldıktan sonra aniden seni sebepler girdabı o güneşin karşısına çıkarı verse göz kapaklarındaki tedbirden başka hiçbir şey seni kör olmaktan koruyamaz
İşte bu kitabı göz kapakların gibi düşün ama kör derken cahiliyetteki körlüğü anlama a bayram çocuğu güzel kıyafetlere bürünmüşsün elinde azıklar var yinede kırlarda Moğol askerlerinin oklarına hedef olmaktan kaçamıyorsun
İlk sayfamızı şuana kadar yazdıklarımız sayarsan menzil ehline buhranlar çok zahmetli olmasa gerek şimdi parmağını ıslat ta sayfaları çevir bakalım karşına bizim gönlümüzden akıp gelen neler çıkacak gör.
Elimdeki zırhları bir gün atmaya yada satmaya karar vermiştim fakat bit pazarındaki garibim esnaflar hiç zırh görmemişler ki hayatlarında hep kader atlısının karşısına başı açık yalın ayak çıkmaya alışmışlar Üsküdar çarşılarında bir müddet dolaştıktan sonra zırhları çula çeviren bir heybetli yere rast geldim ki aman yarabbi bu dükkan sahibi bizim gibi aciz zırhları değil koskoca mevki zırhlarını çoktan tezgahı dünyada rıza çeşmesine çevirmiş. Biz tabi ki ilk olarak bu dükkanla karşılaşmamızda hiç bir şeyin farkında olmadan bir sürü kişiyle beraber dükkanın merdivenlerine vardık o zamanlar aklımızda örümcek tutmuş birçok gayri nizam düşünce olduğundan fırsatı asayı görmeden üç beş dua edip birde su içip meydanı âşıktan ayrıldık
Bizim valide meğerse bu dükkanın çoktan en sadık müşterilerinden biri oluvermişte bizim haberimiz yokmuş bazı geceler validemiz orayı öyle güzel anlatıverirdi ki içimden yahu ben neden anlayamıyorum neden, neden diye gaflet gecesinden batıl sabahlarına ulaşırdım ne bileyim ki afeti bela bizle göz göze gelmeden bunca gayretimizin boşa gideceğini.
Zaman, zaman günah kervanlarıyla o kadar yol aldık ki gecemiz gündüzümüz birbirine karışmış idi. Hatta öyle anlar geldi ki yürüyen çok cesetle arkadaşlık ettik. Çocukluğumu hatırlıyorum. Ezanlar beni öyle etkilerdi ki tüylerim ürperirdi. Bizim gam haneye yakın bir cami vardı Caferiye Camii’ si Hayya-les Salah bu çeşmelerden su içerken sadece ağzına su mu alıyorsun yoksa elini mi suya dokunduruyorsun ve ya midene bir sıvımı dolduruyorsun
Hararetin artmışta kana, kana gerçekten su niyetiyle mi içiyorsun
Bunu anlamak için çok labirentlerde deney faresi olduk çok sahte sevgili ve sahte dostlarla muhabbeti seraplarda sabahladık, Sabah olunca da anladık ki yokluktaki yalnızlıktan doğan güneş fırsatı ikbal zeminini yedi renge bürümüşte bizim haberimiz bile olmadan uyumuş gitmişiz sana bu kitapta çok sırlardan bahsedeceğim eğer sabreder bizimle beraber halvet olmaya devam edersen belki de aklın sınırlarını çok zorlayacağız zaten deliler veliler bu meydanda çoktan aynı masada bardakla sürahi oluvermişler.
Bir ateş yak ama o ateş seni yakmasın ve o ateşin kıvılcımlarına bak her kıvılcımda başka bir feryat başka bir figan var hele de yetmiş su yıkanmış olmasaydı da görseydin deve büyülüğündeki sıçrayan kıvılcımları
Evet madde âleminde değil mana âlemine doğru bir hasret oluştu şu fani gönülde farklı, farklı kapıları çaldık. Farklı, farklı cevaplar aldık. Bu verilen cevapların hangisi bizi en kestirme yoldan Sübhan’ a götürür diye merak ederken, sır kapısındaki yazıyı okudum. Bu yazıyı ilerde paylaşmak istiyorum. Şimdi açıklarsam erken öten horoz gibi gece pilavımızı yerler en başta bu manevi yollara girmede pek bilinçli bir halde olmasak ta sonradan öğrenmiş bulundum ki her şey bir saniyede olup bitiyor. Bu durumda dervişlerin şarabı
İçmeyene ağır geliyor çünkü nefsani bir güçle yapılan her hareket sonundaki pişmanlıkla çoktan selamlaşmışlar bile zikir içindeki deryalarda ısrarı itirafı, acizliğimi, kötülüğümü, kısaca insani olan her şeyi mi karşıma koyulan suret aynamda gördüm fakat öyle tuhaf bir şey ki o zamanlar her ne hikmetse gördüğümüz duyduğumuz birçok şeyi hemencecik bize unutturuyorlardı mesela zikir esnasında çok hoş haller vuku bulsa mutlaka bunu tekrar yaşamak için üstünde düşünmeliğim dediğimizde bir saniye sonra fikrimiz ve hafızamız okyanuslarda vurgun yemiş dalgıçlar kadar halsiz ve dağınık fikirli oluyordu
Zaten rüyaların sebbelerine bak gece sadece uyumak için ya da Mecnun ile Leyla’nın buluşma vakti değildir, olamazda. Zaten o büyük buluşmaların yanında bunlar zerreden bile sayılamaz. İnşallah fırsatı kemal var iken sözlerimiz menzili ukbaya ulaşırda bende şu cahil kaftanımda padişahın sarayının yollarındaki bir katreye varırız. Yine aşk şerbeti bizi cezbelendirmeye başladı o sultanlar sultanına kurban olsun her şeyim
günahlar kaynayan kazana benziyor içine iksirden ne atarsan at sonucu zehirden başka bir şey değil ama büyücüdeki göz kör olduğundan kendi elleriyle cehenneme odun ve taş taşımakta. Taşısın bakalım herkes kendi günahını yüklenir.
Zevkler çukurunda kaldım hayli sene. O çukur içinde kurbağalar yılanlar timsahlar ve aç kurtlar vardı. Kim biraz kımıldasa etinin çıplak bir yerine o güçlü dişlerini geçiriveriyorlardı. Zaman oldu zevk çukurunda tilkileri ehveni şer saydık. Zaman oldu çakallarla aynı kervanda yol aldık. Ama her an tetikte değildik. Çok zararlar ettik. Çok günahlar işledik ve gözlerimizi gaflet şarabı kör ettiğinde çok geceler manevi zindanlarda kendimizi hür sandık. Heyhat mum eridi sabah olmadı sadece görünen o ışık bir yıldızmış işte gençlik sopasını kendi nefsimize destek ettiğimizde sakar ve sakat yollarda kırıldı gitti. Şimdi eski alışkanlıklar sahte dostlar gibi peşimizi bırakmamak için çok zehirli şerbetleri çok güzel hurilerle sunmaktalar yine ders almadınsa iç, içte geber.
Bu nefis canavarı sır ile sırdaş ile aramıza girmiş koskoca aşılması çok zor bir dağ gibi yahu ne istiyorsun bizden biliyorsun ateş bize çok ağır gelecek zakkumlar tatsız ve hararetimizi gidermeyecek öyleyse bize ateşten gömlek giydirme çaban hangi vicdana sığar ki sen dua et bazı kapılar var yoksa elem ateşleri çoktan hem bu dünyada hem de öteki dünyada bizi tin sahrasında yakalamıştı.
Hadi artık bunda sonraki yolculuğumuza tövbe deryasında devam edelim.
Bu Lut kavminin batış sabahından kaçalım
Yani şunu demek istiyorum yapılan her güzel hareket yapılan her güzel düşüncenin sonunda akılının gerçek doğruyu idrak edebilmesi için sana yardım ediyor düşünsene doğru gerçek doğru olmadıktan sonra senin doğru bildiğin yanlışların sana kötülükten başka ne faydaları olabilir ki
Ey vakit dilberi öyle hızlı yürüyorsun ki geçip gittiğin sokaklardan toz bile çıkmıyor seni takip edipte birkaç kelime konuşalım diyorum ama o kadar çok talibin var ki sen bizim yüzümüze bile bakmazsın
Artık bu vadiden ayrılıp yalın ayak yürüme zamanı geldi. Buraya kadar anlattıklarımız kılıçtı şimdi o kılıcı taşıyan kınına geçelim çünkü kılıca güneş vurduğunda o akseden ışıltılar bazı gözleri rahatsız ediyor ve vesvese deresini harekete geçiriyorlar buda hem değirmeni hem de değirmenciği rahatsız ediyor o yüzden gel armut ağaçlarının gölgesinde süt rüyasına yatmış çobanın sadeliğinde buluşalım.
Rızan yoksa zaten buraya kadar zahmet edipte gelmezdin peşimize takılıp geldiğine göre seninde hoşluk dersinde yıkanman farz oldu
Şimdi başlayalım söz yolundan çıkıp mana yoluna girmeye
İş ne kadar karmaşık olsa da bir maharetli duvar ustasına ker****lerde gençliğini görmek aynadan daha kolaya benziyor
İlk durağımız Şam tatlılarının satıldığı helvacı dükkânları değil ya da Bağdat’ın o leziz et kebaplarını bulamayacaksın sana açlığın sofrasını kuracağız sende o sofraya geçip bir güzel yokluğu kaşıklamaya başlayacaksın
İster dolmadan al ister hoşavdan ne yersen ye ama sakın ola ki dervişlik hırkasını kirletmeyesin yani çölde yürürken ayak izlerin çıkmayacak o kadar hafif ve latif bir hale bürüneceksin ki dünya heveslerinin ağırlığı seni keyif buzuluna çıkarmamış olacak bak o güzel kapının levhalarının birinde ne yazıyor et kokusuna meyletme
Sen bırak köyün giriş de ki köpekler leşlere saldırıp dursunlar
Yaratılmış her şey bu akıl ötesi yerde bir yemek sofrası kadar ya olur ya olmaz kalemin titreyip bütün her şeyi yazdığı o an daha bizler hiç bile değilken
O’nun merhameti ve emri olmasaydı adımız bile anılmayacaktı çünkü yaratılmamış olacaktık yoktuk hiçtik
Bilmediğimiz çok anlar geçti çok canlar yaratıldı çok emirler verdi
Ol dediğin de oldu cezbe sahiline çıkmam için yardım et bu sıradanlık gemilerini sevmiyorum beni Veys’in içine çektiği nefes yap ki o gönüldeki zikrin
Hay seslerine ulaşayım beni İsa’nın havarilerinden birinin omzuna düşen yaprak yap ki o kudret helvasını ve bıldırcın etlerinin gökten inişini tesbih edeyim ya da Musa’nın asasındaki bir budak olayımda firavun avanesinin
Suda boğuluşunda ıslanayım ya da İbrahim’in baltasındaki demir madenin atomlarından biri olayım o balta Kâbe’nin içindeki putları yıkıp devirmeye başladığında bende toz toprak içinde kalayım veya Lut’un evine gelen meleklerin oturdukları sandalye et beni azabın geldiği kuşluk vaktinde horozların damlarda ötüşlerini duyayım
İlyas’ın ayakkabısı, Harun’un hırkası, Davud’un duası yap. Ve ve Ahmet Muhammed Mustafa’nın (sav) meclisinde ayak basılan bir hasır yap beni ya vekil ya vekil ya vekil ey duaların dergâhı izzetine ulaştığında asla geri çevirmeyen ey her şeye gücü yeten her güçlüğü karşısında boyun büktüren
Yoktan var eden eşi benzeri olmayan bütün rızık kapılarını yaratan ey imdadı mülk ey zülcelali vel-ikram ya hayyum kayyum ya malükül-mülk ya rahman ya rahim.
Bizim aciz ağzımız ve günahkâr dilimizin çok eksik şekilde tesbih edebildiği şanı yüce rabbimi tüm eksikliklerden seni münezzeh ederim.
İşte şimdi azığım tamam artık bu kervansaraylarda eğlenmek zamanı geldi geçti inşallah atımız yorulunca yürüyerek ayaklarımız yorulunca sürünerek dizlerimiz kanayınca sırra bürünerek yolumuz devam edeceğiz
Ben sendeki bakışla kendime baktığımda sen bendeki hale yabancı kalamazsın ki
Öyleyse bu yaşadığımız dünyayla dost rüyalara yatmak yarayı daha da kötü duruma sokmaz mı hekim elindeki kitaba bakarak bana şu ilacı bulun şu otu getirin dese de oda hastada bilir ki bu dert iyileşmez dertlerden zaten derdin içinde derman gizli bunu anlayacak yürek gerek
Herkesin yanında zaman, zaman sahte dostlar bulunur onlar sarayında ne kadar ekmek varsa sana o derece arkadaşlık ederler hatta seninle yalancı gamlara bile bürünürler sen neşelenince senden daha çok kahkaha atarlar
Çünkü akılları fikirleri ambarındaki erzaklardır açlıkları artıkça hayallerindeki azıkları da dev haline getirir sana daha fazla kuyruk sallamaya başlarlar ekmek o kadar gözlerini kör etmiştir ki yuvasından çıkan kunduz gibi güneşi görmezlerde tozu toprağı eşelemeye başlarlar
Hatta hırslarının sopası onlara her yandan o kadar çok vurur ki senin erzak ambarını talan ettikten sonra bir başkasının kışlık yiyeceğinin çoktan düşlerini kurmaya başlamışlardır ama hiç bilmezler ki her şeyi emri altında tutan sonsuz kudret sahibi( el vali )var.
Her yola koyulmaya niyet edişimde şu cahil aklımı yoldan alıkoyan yolu aşılmaz sarp kayalıklar haline getiren dumanlı düşünceler yüzünden dağın eteklerinde turdur ki atıyorum bilmem bu kaçıncı dönüş oldu ama dağa çıkmaya korkuyorum nefsimdeki doyumsuzluğa cehalete benliğimdeki gaflete bakıp, bakıp gözyaşı dökmek istiyorum
Bu hali şöyle tasvir etsem gerekir çok büyük bir çöle bir ibrikle âşık olmak gibi ibriğe bak çöle bak yüz arşın yürüdün mü o su seni kendine öyle bir âşık eder ki çölü unutur lıkır, lıkır mideni doldurursun.
Akıl terazisine çıkmadan önce iyi düşün iyi düşünde atmacalara çakal vadisinde yem olma. Kelimeler denizindeki hiç bir kelime tam manasıyla benim gönlümden geçenleri buraya aktarmaya yetmeyecek çünkü vuslat bağlarındaki o iri siyah taneli üzümler benim günah zemherimle yok oldu gitti şimdi eyvahlar sabahında gam baykuşlarından başka hangi kanat bize yakın ola ki?
Neyse yinede birkaç vesile ile birbiri ardınca dizilmiş sebepler kuyusuna bir kovada biz daldıralım bakalım ki yüzümüz kuyunun suyuna aks edince gözlerimiz ne görecek
Ey sırdaşlığa soyunmuş sabah güneşi şu uzun gecelerde seni o kadar andım ki gece geceliğinden utandı da ayı misal vererek yıldız, yıldız gözyaşı dökmeye başladı
Şimdi başımızı yastığa koymadan uykudan geri gelebilirsek elhamdülillah diyelim
Dünya içinde hangi mutlu insan vardır ki verecek hesabı yazılacak ameli bir sırrı bulunmasın hiç bir nefis emin olamaz ki o peygamberler dışında yâda rabbimin kendi katından nasip ettiği güçle amel eden kullar dışında hiç bir nefis emin olamaz.
Sendeki elem keder ve gam sana karşı bir işarete benzer. Sen senden habersiz nefsinin yedi belalı kuyularına inmeye meyil edince bir bakarsın ki etrafını hiç ummadığın anda kuşatıvermiş. O gece nereye kaçacaksın ki yolda onun emrinde sendeki kanı pompalayan kalp de onun emrinde zaten şimşeklerin bir çakıp bir sönmesine de güvenme çünkü onlar sana yol göstermek için değil şanı yüce rabbimize zikretmek için ışık saçıp duruyorlar.
Duyu organlarının algılayamadığı olaylar var. Bu olaylar senin sinende de geliştiği zaman hayret denizlerindeki o çok güzel deryaları görürsün. Aman yarabbi bu deryalarda sanki Esma-ül Hüsna’nın gül kokuları var burada canı canana teslim etme zamanı, burada aklı, yaratana teslim etme zamanı, burada yüzenlerle beraber takdire doğru gitmek zamanı. Hocam bir mendilde bana ver de bu mihnet zamanından senin yanına kanat açayım da yüreğimdeki bu kebap serinleyiversin. Şimdi içten içe daha da içe inme zamanı değil mi?
Evet artık ben kendi kanatlarımı yolabileceğim kadar yoldum etrafım tüylerle doldu ama yinede kanadım varmış gibi çırpmak istiyorum hey yobaz nefis bir türlü mütevazı davranıp ta şu soysuzların demir attığı mukayese tünelinden ayrılamadın sen kim hayret denizlerindeki dağlar gibi yüzen gemiler kim sadece gözlerimi yumduğumda aklın kalasını geçip tedbir dağının ötelerine doğru süzüldükçe şüphe libasları dar gelmeye başlar açıldıkça açılmak .istersin o hasret gecelerinde dinlediğim dil gülşenleri beni çeker götürür ahmaklıktan çıraklığa terfi edersin gayret pusulası seni Kabe’den başka tarafa çeker mi a uyuz kedi. Burda tuttuğun fareler sana asil bir kan kazandırırım ki kendini böyle gururla ahir zaman tepsilerinde sunuyorsun daha idrak edemedin mi sana göz verilmeseydi gözlerin. Olmayacaktı söz verilmeseydi sözlerin olmayacaktı ruh verilmeseydi hiç bir şeyin olmayacaktı bunları unutup ta ne diye bana gulyabanilik taslıyorsun
Bende biliyorum ki bu sokaklarda sadece çakallar yok bedir aslanları da var Uhud yiğitleri de var hatta biraz daha gayret etsem ruhül kudüsüde göreceğim.
Neyse sabır merdivenlerine doğru asanı vur bakalım zeminden ses geldi mi avuçlarının içi ağrımıştır o an asayı bırakırsan kısa bir ferahlık duyarsın ya sonrasını hiç düşündün mü kolunun yoklamaya yetmediği uzaklıklarda ne yapacaksın.
Şimdi her şeyden vazgeç de kendi acizliğinin farkında olarak şanı yüceler yücesi olana doğru yürü kendini bırak beni bırak nefsi varlığı yokluğu tokluğu bırak, bırak ki feraha erelim
Şu günahlarla dolu yüreğime hak gafletten arınma fırsatı versin yoksa durum kötü olacak sırf sahte dostlardan kurtulmak için kendimi kınananlar kazanına attım.
Ve anladım ki bu sahte dostlar daha sabah olmadan gıybet ormanında bizi parçalayıp yemişler bile. Bekle hele bakalım bu handan gelip geçen yolcular ıssız uğuz illerden bir damla sıcak süt için ne sırlarını vermeye devam edecekler.
Göz kapaklarım uykuya doğru sanki rüzgârda uçan kaz tüyü gibi meyledip duruyor veledin uçurtması şeytanın bacağını kırmaya kâfi gelse de a mübarek adam sen kırık kaşığını sultanın sofrasından ne diye saklıyorsun ki o elif lam mim güzelliklerine ne kadar dalarsan dal yinede hiç kıyısına ulaşamadığın haşir denizlerine benzer on sekiz bin âlem deyince aklına sadece yıldızlar uzay, Samanyolu galaksisi ya da kara delikler gelmesin zamanın tükendiği yerde, senin kendine ait bir çekim gücün olur mu ki ardına sohbet kuşlarını takmışsında ha gayret. Ocağa odun atıyorsun bu âlemler atom âlemlerinden tutta hiçlik âlemlerine sır âlemlerine gönül âlemlerine kadar sayısız âlemler içerir aklındaki yetmiş ve dahi yetmiş. Fikre de danışsan yinede yokluk hırkası giymiş bir dervişin bakışındaki ruh hızına erişip hesabını düzgün yapamazsın mutlak fire verir neden yahu? Dersen senin hesabının içinde nefis var gıybet var benlik var uzun yaşama hırsı var yani a kır kuzusu olaylara tüm netliğiyle bakamıyorsun şimdi anladın mı undan nasıl ölülere helva yapıldığını.
Anlamadınsa bir tane rüzgârgülü alda şu mübarek dağlara çık rüzgârla kader arkadaşlığı yap sabredenler ne güzel arkadaştır.
Temizlik aslında kirlerden temizlenmemi yoksa temiz olana doğru bir hareket mi bunu anlamak zaman, zaman zor oluyor. Çünkü gelmiş geçmiş bunca kavimlere şöyle bir göz atarsak her kavim kendi içerisinde en temiz bildiklerini tahtlara oturtmak eğilimin de olmamışlar ki sadece onları dürten kaygılarına hem zemin olarak hareket etmemişlerdir çok zaman içerisinde
Binlerce kazan kaynamış binlerce masum zalimler elinde paralanıp gitmiştir
Aslında dilimde tüy bitti kelimesi de kaynağını mesh nehrinden almadığı kesin zaten her şeyi açık açık söylesek burada kimin talebe kimin hoca olduğu karışır Mazallah bayramlardaki kurban kesim yerlerine dönerdi.
E bende kana susamış imansızlardansam gökten indirilen o güzel koçun sırtına binip gidebildiğim kadar ışıktan bi haber âlemlere gitmek isterdim.

KENDİMDEN KENDİME                                                                                                                                                                                     15.02.2011

İnsanın kendisinden kendisine dönmesi, bakışlarını, aklını, fikrini ve kulaklarını kendine çevirmesi bütün bunlar ne demek oluyordu ki? Kendini bil, kendini düşün, kendini anla, kendini dinle, kendini ara, kendini bul, fotokopinden asılına, aklından gönlüne, dıştan içe bütün bu sözler birer şifremi yoksa birer oyalama edebiyatımımdır? İşe teoloji mantığından baktığımızda söylenenler birer şifredir insan aklına. Örneğin Kaf Suresinin 16 ayetinde Yüce Allah
“Ben size şah damarınızdan daha yakınım” buyurur. İnsanın bütün davası kendi iç menkıbesiyle alakalıdır ve pazarlıkta olan insanın kendisidir. Hz. Muhammet (s.a.a) bir hadisinde buyuruyor ki: “Nefsini (kendini) bilen rabbini bilir”. Evet, insan hakkın sonsuzluk ilminin bir zerre iken kendini bilmeden O’nu bilmeye çalışması cehaletindendir. Kişi önce nasıl yaratıldığını bilirse ve bu bilgiyle kulluk bilincini kazanırsa sonun da tanımak istediği yaratıcıdan kendisine lütfedilen hikmetle sırların kapılarını aşabilir. Kulluk bilincine ulaşmadan Allah’ı anlamaya çalışması O’nu sınırlar ve sonunda şirke sapar. İmam Ali (a.s) ise şöyle buyurmuştur bu konu hakkında:
“Dermanın sendedir bilemiyorsun, hastalığın sendedir bulamıyorsun, sen kendini küçük bir cüsse sanırsın oysaki bütün âlem sende gizlidir.” İnsan yıldızların ötesini görebilecek bir teleskopu kendi iç âleminde geliştirmedikçe perdenin arkasını göremeyecektir. Haliyle hiçbir şeyi bilmeden ve görmeden Tasavvuf telalığını yapanlar gibi onun bunun malının simsarlığını geçimini sağlayacaktır. Nemrut İbrahim’in dilinden de konuşsa Hakk’tan uzaktır. “Bal bal demekle ağız bal olmaz” demiş aşığın biri. Gaybi’ninde buyurduğu gibi:
“Tac maarifet tacıdır sanma gayrı tac ola
Taklit ile tok olan hakikatte aç ola.”
O halde insanoğlu neden sağa sola koşup durmakta, neden iyiliği, güzelliği, kötülüğü, çirkinliği, soyluluğu, soysuzluğu, aydınlığı ve karanlığı kedisinde ortaya çıkabileceğinin hesabını yapıp çaresine bakmıyor? İnsan melek olmaya çalışsa cihan cennet olmaz mı? Öğleyse ilahi mesaja kulak verelim:
“kendinden başla” Sen ne ile beslenirsen o sende filizlenir, talebin kadar insansın. Gerisi kandır, irindir leştir ve bütün mahlûkat gibi topraktan gelmiş ve toprağa dönen maddedir. Kaygusuz Abdal’ın buyurduğu gibi:

Şu âdem dedikleri el ayakla baş değil
Âdem manaya derler suret ile kaş değil.
Beden et ve deridir, ruh bunun serverıdır
Hakkın kudret sırrıdır, ruhsuz kalıp hoş değil.

Âdem gerek, su gibi, temizlenip arına
Haramlardan kaçınır, nefsi de serkeş değil.
Âdemdedir emanet, ondadır ilmü hikmet
Hakkın katında âdem, daneyi haşhaş değil.

Âdem olan iyi bil, çalışır hep ay ve yıl
Ruh gıdası ilimdir, ekmek ve kumaş değil.
Kendi özün anlayan, ruh gözün aydınlayan
Hak sözün pek kavrayan, er olur, ayyaş değil.

Beden hayvanda da var, hissi, onda pek artar,
Kurt gözü,keskinse de,nakş görür,nakkaş değil.

Anadolu Erenlerinin ser çeşmesi olan Hünkâr Hacı Bektaş Veli hazretleri insanın önemini bir dörtlüğünde şöyle dile getirmiştir:
“Hararet nardadır sacda değildir, akıl baştadır taçta değildir her ne ararsan kendinde ara Kudüs’te Mekke’de hacda değildir.” Yani dini ve insani yaşamın yalnızca mabetlere hapsedilmemesi gerektiğini, insanın aradığı bütün yücelik ve kemalet olgunluğunun ve bilge kişiliğinin kendi iç âleminde mevcut olduğunu bunu da ancak akıl ve gönül birlikteliğinin oluşturacağı dengeyle ortaya çıkarabileceğini vurgulamıştır. Yani saf bilinç, samimi iman ve masumlaşma insan kişiliğini olgunlaştırarak amacına ulaştırır.
Her insan doğduğu hayatın içerisinde bir birey olarak pazarlık konusudur. Şifre insandır, evren ve evrenin içinde ki bütün varlıkların yaradılış gayesi de insandır. Çünkü insan düşünen, anlayan, arayan, bilen, bulan ve ortaya çıkaran mucittir. Yeryüzünün halifesidir. Din, onun tabi ırmağında kendi doğasına doğru akmasını ve fıtratına uygun bu akışını tamamlamasına yardımcı unsurdur.
İnsan fıtratının gelişimi için öğretmenlik yapan bütün peygamberler, veliler, erenler, ermişler, âlimler ve kâmiller topyekûn hayatı öğrenme adayı olan insanoğluna aynı mesajı vermişlerdir. Muhammed ikbal insanın yüceliği hakkında buyurur ki: “Âleme sığmayana insan, insana sığabilene de âlem denir.” Demek ki kendini bilen insanda âlem bir zerredir, kendini tanımayan insan âlemde bir zerre kalır.
Mevlâna Celalettin-i Rumi’nin buyurduğu gibi
“Her varlık Hakk’ın ayrı tecellisidir ve yaratılmışlara uygulanan her eylem aslında Yaratan’a uygulanıyor demektir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani Hakk’ı halkta ve halkı Hakk’ta sevmek gerekir.”
Bir canımız mevlana’nın yukarıda zikrettiğimiz konuya benzer düşüncelerini şöyle aktarır bize:
Mevlana’nın temsil ettiği en önemli değerlerin başında birlik fikri ve tolerans gelir. Tolerans, teker teker insanların veya toplumların içinde barındırdığı farklılıklara rağmen, onları bütünlüğü içinde değerlendirmenin ve kucaklamanın en sağlam yoludur. Tolerans, hoşgörü bir kayıtsızlık hali de değildir.
Mevlana ve onun bildiği Tanrı. Egosunun karanlık yanına esir düşmüş, ayıpların en büyüğüne sebep olmuş hatta dibe vurmuş insana şöyle kucak açmıştır. “Gel, Gel, ne olursan ol, gel! İster kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol, gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!”.
Çünkü o insanoğlunun ahlaki şuurunun yani vicdanının tekâmül yolunda olduğunu bilir. Bu sebeple “kötü”nün, “iyi”nin ifşa olup idrak edilmesinde, bizde açılmayı ve bilinmeyi bekleyen tüm yüceliklerin “farkında lığı” sürecinde insanlık için bir vazifesi olduğuna inanır.
Mevlâna biçimci değildi, her türlü kısıtlamanın karşısındaydı. Edep, vefa, sabır, eğitim gibi ahlak kavramlarının gerçek anlamını aramayı ve insanlara bunu öğretmeyi iş edinmişti. Ona göre, asıl konu “insan”dı. Din, felsefe, ahlak, insanı daha mutlu etme yolunda gelişen araçlardı. Bu araçlara takılıp kalmak, gelişmeyi ve gelişme hızını kesecek yanlış davranışlardı. Doğru olan, gerçeğe giden yolu bulmaktı ve bu yol, “aşk” tan geçerdi: Sonsuz bir sevgi. Bu sevgi hoşgörü ve vefa kavramlarıyla desteklenecek, beslenecekti. Mevlâna için, sözünü ettiği bu aşk anlatılmaz, yaşanır; yaşayarak öğrenilirdi. Bu nedenle, bir gün kendisine “aşk nedir efendim” diye soran bir öğrencisine “Ben ol da bil” yanıtını verdi.
Hintli münzevi şair Kabir de, Ariflerin anlayışını şöyle dile getirmiştir:
“Neden çıkarsın minareye? Tanrı sağır mı ki?
Medet umduğunu gönlünde arasana,
Gerçeği evinde (kendinde) aramazsın da,
Ormandan ormana gezer durursun.
Hakikat sendedir. Sende!
Nereye gidersen git, ruhunu bulamadıktan sonra,
Senin için dünyanın bir gerçekliği olamaz elbette.”
İnsana yapması gereken iş olarak “kendini tanıması”nı önermiştir:
“Bir can var canında o canı ara!
Beden dağındaki gizli mücevheri ara!
Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara!
Ama dışarıda değil, aradığını kendi içinde ara!”
“Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum saçmaktır.”
“Aptallık ve bilgisizlik yırtığı, yama kabul etmez.
Ey öğütücü, ona hikmet tohumunu saçmadan önce,
Onu yamasız, yırtıksız hale getir.” (Mesnevi 2264–2265 beyit)”
İnsanlık fıtratının numunesi, yiğitliğin, mertliğin ölçüsü, âşıklara kılavuzluk eder ve hem de sarhoş eden
Mevlana, “Yaratıldığımız an, bir merdiven dayandı önümüze ona tutunup yükselebilelim diye” demektedir. İçimizde yüksek ve daha alçak var oluş düzeyleri olduğu halde, yanı başımızda insani ve dünyevi sınırların dışına çıkmamıza yardım edecek bir merdiven vardır. Fiziksel dünyada sınırlandırılmış bir algı ve sınırlı bilgi düzeyi sunulmuştur, son derece zeki ve algısı geniş insanlarda bile bu böyledir. Bilgiyi anlayabilmemiz için semboller yaratılmıştır, beş duyu sarmalından kurtulup özü kavrayabilmek için yardımcıdır bu semboller.
Bilgeliğe ve farkında lığa ulaşmak için Üstatlar hep aynı yönü göstermiştir; Mevlana da “Kendinden kendine sefer eyle” ve “Kendine doğru kımılda, uyuyanlar kımıldanınca, uyku gider, ” diyerek katılmıştır onlara. Bu yol; kendine dönüş, kendi içine kıvrılış, kendini bilme yolundaki bir uyanmayı vurgular.
Tanrıyı insanın gönlünde arayan ve tüm evreni insan da dâhil olmak üzere Tanrının bir yansıması olarak gören vahdet-i vücut anlayışı tasavvuf içerisinde bugüne kadar gelmiştir. Bu felsefeye göre Makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi, kökeni enerjiden ibaret bir holografik yapıdır. Hologramın önemli özelliği, her parçanın bütünü içermesi veya bütünün her parça içinde katlanmış olmasıdır. Kozmik çapta olan Bohm teorisinde bunun anlamı, dünyanın her bir bölümünün, kendi içine gizlenmiş olarak evrenin tümünü içermesidir.
Mevlana’da “aklın amacı Tanrısal özü görmek, O’ nun birliğine ulaşmaktır”. “Akıl, bu hakir dünyanın kandilidir.” der Üstad. Yunus da şöyle devam eder “İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir, sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır.” Mevlana’ya göre akıl, ruhla bedenin çatışan taleplerini çözmekte kullanılmalıdır.
Mevlana’nın düşünce yapısı olan “Anadolu Tasavvufu”nun felsefî özellikleri şöyledir. İlâhî Sır denilen anlayış, Tanrı-İnsan-Evren birliğinin idrakidir. Bu sırrın bilinmesi, Yunus’un buyurduğu “Yaradılanı hoş gördük yaradan’dan ötürü” sözündeki yaratılanın sevilmesine bağlıdır. Yaradan ve yaratılan aslında her şey tek bir bütündür. Ne başlangıcı ve ne de sonu vardır. Kudret, canlı cansız her şeyin “öz”üdür. Bütün evren ve insan Tanrının çeşitli terkiplerde tecellisidir. Evren ve insan, Tanrının ayniliğini yansıtan bir görüntüsüdür. Bu ayniliği en iyi yansıtan Yüce Varlık insandır. İnsan evrenin merkezi ve eksenidir. İnsan evrendeki tüm canlılar içinde akıllı ve bilgili olan tek varlıktır. Bilgi, insanı kendi özgülünde önemli kılan ve diğer varlıklara üstün tutan bir lûtufdur. Bilgili insan her yeniliğin yaratıcısıdır. Yaşanılan dünyaya düzen veren ve yöneten bilgili insandır. Bu düzenleme ve yönetmede, Ona ışık tutan bilim ile kucaklaşan akıldır. Akıl ise, Tanrının et ve kemiğe bürünüp insanda varlık gösteren hâlidir. Bu, Birlik ilâhî sırdır. Alevilikteki Vahdet-i mevcudiyet, vücuda gelmiş bütünün ve bütüne ait bütün parçaların her zerreciğinin özünde Tanrı zatının ve de öz nurunun mevcudiyetinin bulunmasıdır. Aksi takdir de ne vücut olur, ne hayat ve ne de kararlılık mevcut olmazdı. Bu panteist bir görüş değil. Evren ve içindekilerin hepsi Tanrı’nın bilgisindedir, evren yok iken de bu öyleydi, var olunca da ve yok olunca da bu öyledir. Ölümsüz olan bir mimarın zihnindeki her şeyde ölümsüzdür. Sıfatlar zatla hayat bulurlar, zat ta sıfatlarla bilinir.
Mevlâna, bütün eserlerinde aşkı, sevgiyi, hoşgörüyü ve insan sevgisini işleyerek, bunların sebebi olarak insanlığın ve evrenin tek kaynağına çekmiştir dikkatleri.
Mevlana ve Şems’in kıssadan hisse çıkaracak karşılaşmaları şöyledir:
Tebrizli Şems, Mevlâna’yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken buldu: atın dizginlerini tutarak sordu ona: “Ey bilgin, söyle bana, Hz. Muhammed mi büyüktür, yoksa Beyazıt Bistami mi?”
Mevlâna yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı: “Bu nasıl sorudur?” diye kükredi. “O ki peygamberlerin sonuncusudur; Onun yanında Beyazıt’ın sözü mü olur?”
Bunun üstüne Tebrizli Şems şöyle dedi: “Neden Hz. Muhammed ‘kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim’ diyor da, Beyazıt ‘kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, bedenimin içinde Allah’tan başka varlık yok’ diyor; buna ne dersin?”
Bu soruyu Mevlâna şöyle karşıladı: “Hz. Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezit ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı. Onun için böyle konuştu”.
Tebrizli Şems bu yorum karşısında “Allah, Allah” diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı O’ydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı.
“Her nefeste dünya yenilenir. Fakat biz bu dünyayı öylece durur gördüğümüzden, bu yenilenmeden haberdar değiliz.”
“Kaynağından kopan her şey Kaynağıyla birleşmeyi arzular.”
“Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldüm de insan oldum. Artık ölüp de yok olmaktan niçin korkayım? Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler âlemine geçip kol kanat açayım.
Melek olduktan sonra da ırmağı atlamak, melek sıfatını da terk etmek gerek. Her şey fanidir, helak olur… Ancak O’nun hakikati bakidir.”
“Tanrı nurunun yedi yüz perdesi vardır. Nur perdelerini bu kadar kat bil.”
“Cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
Hoşgörülükte deniz gibi ol
Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol”
“Ne mutlu o göze ki; Akıl, onun başında buyruktur.
İşin sonunu görür, her şeyi bilir, aydındır, nurludur.”
“Ben hacetler kıblesiyim, Gönlün kıblesiyim ben.
Ben Cuma mescidi değilim, İnsanlık mescidiyim ben.”
“Ne kadar bilirsen bil söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.”
“Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok.
Nice elbiseler gördüm içinde insan yok.”
“İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan?
Sen göremiyorsun diye bu âlem yok değildir.”
Senin canının içinde bir can var, o canı ara
Senin dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara
Eğer yürüyen dervişi arıyorsan
Onu senden dışarıda değil kendi nefsinde ara”
“Ben ayırmak için değil, birleştirmek için geldim”
“Dünle birlikte gitti cancağızım ne varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”
“Biz yoğuz; bizim varlıklarımız da yoktur. Sen fani suretler gösteren bir vücud-u mutlaksın.”
“Yüz ayrı kitap da olsa hepsi bir baptan ibaret. Yüz tarafta da tek bir mihraba dönülür. Bu yolların hepsi de bir kapıya çıkar.”
Günümüzde çok kısa zaman dilimlerinde bir ömür isteyen en kadim öğretileri tebliğ yolu ile dinleyerek ya da okuyarak hatta ticarete alet eden kişiler vasıtasıyla yaşamadan, içinde hissetmeden, bu dünyanın en zor işi olan kendinle yüzleşmeden öğrenmenin imkânsızlığını Mevlana da şöyle ifade eder:
“Gece üstadıma sordum, kaç kez; Bana bu cihanın sırrını söyle tez;
Üstadım cevap verdi gülerek; Bu sır ancak bilinir, söylenemez.”
Bireyin kolaya kaçmaması, hazır bilgi peşinde koşmaması ve kendini kendi gerçekleştirmesi için şöyle der:
“Her sırrı bilen o ihtiyar âlimden,
Hiç bir şeyi gizlemesin isterdim ben…
Sessizce dün akşam gelerek “SORMA” dedi,
“Söylenmeyecek şeyleri hisset, kendin öğren…”
Tasavvuftaki kitleler için yapılan avam – havas farkını da şöyle dile getirir:
“Ben bütün bu sırları, mücmel ve muhtasar söyledim. Üstü kapalı özetledim. Açıkça beyan etmedim. Detaylı ve genişçe açıklanacak olsa, anlatanın dili, dinleyenlerin idraki yanar. Söyleyeceğim çoktur; ama artık sükût ediyorum. Susmayı tercih ediyorum. Her okuyan, her dinleyen kendi aklı miktarınca anlar. Söz bilmeyene bir şey öğretmek için, onun dilince anlatmak gerek.” Der ve şöyle devam eder:
“Hikmeti ehlinden esirgemek, zulümdür.
Ehil olmayana vermek ise, hikmete zulümdür.”
Hakk’a göçmeden önce şu sözleri söyler:
“Öldüğüm gün, götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma. Benim için ağlama. Yazık, vah vah deme. Şeytanının tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin zamanıdır. Cenazemi gömdüğün zaman ayrılık deme; benim buluşmam ve kavuşmam o zamandır. Beni toprağa koydukları zaman, elveda demeye kalkışma. Mezar cennetin perdesidir. Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret. Güneşle aya batmaktan hiç ziyan gelir mi? ”
Ve Mevlana bizzat uyarır:
“Ölümümden sonra mezarımızı yerlerde arama; ârif kişilerin gönülleri bizim türbemizdir.”
Ölüm onun için, sevgiliyle vuslat anlamında, Şeb-î Arus ’dur. Mevlâna, ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
Günümüzdeki değer erozyonunu da dikkate alarak; hür olmanın, dogma ve taassuptan özgürleşmenin, kıskançlık ve hasedi yok etmenin önemini Mevlana’nın şu cümleleri ne güzel anlatır:
“Ayran kasem önümde oldukça, vallahi kimsenin balını düşünmem bile.
Azıksızlık, ölümle kulağımı bursa bile Hürriyeti kulluğa satmam ben!” der.
Ve şöyle sonlandırır Üstad:
“Şu üç sözden artık değil
Bütün ömrüm,
Şu üç söz.
Hamdım, Piştim, Yandım.”
Arayışta, yolda olan bizler içinse “Hamdık, Piştik ya da pişiyoruz ve yontmaya yılmadan yorulmadan devam ediyoruz” denebilinir.

Âşık mısın? Mekândan mekânsızlığa yürü
Kendine haram kıl şu korktuğun ölümü
Ey mezar içinde ölü gibi yatan sen
Dirilmek mümkün Sur borusu ötmeden!
Gırtlağında hoş ve güzel nağmelerin varken
Nice sürer kurbağa gibi çamurda inlemen?
Bin üzerine zamanın ve mekânın
Çöz bağını şu dolaşmış zünnarın
İki göz ve kulağını daha da keskinleştir
Gördüğün her şeyi aklına yerleştir
Karıncaların sesini işiten kişi
İşitir zamaneden zamanenin gizini
Perde yakıp göze esir olmayan
O etkili bakışı iyice öğren benden. Aşk ve muhabbetle kalın.