DİN NEDİR

Din, Allah tarafından insanlara dünya ve ahiret mutlulukları için Peygamberler aracılığıyla bildirilmiş olan emir ve yasaklar bütünlüğüdür. Din, insani yaşamın irfan çizgisi, akılların olgunluğu, birlik ve beraberliğin ruhu, sosyal adaletin, barışın, kardeşliğin ve de yaşamın dayanışma aracıdır. Geçmişten günümüze kadar gelen din bilgisi ve dini yaşam, din mensuplarına doğru aktarılmadığından dolayı, dinin mensupları istisnai kişiler dışında yüzdesi yüksek olan avam takımı o manevi doygunluğa bir türlü erişemedi.

Din mensubunun Manevi doygunluğa ulaşmamasının yegâne sebebi, insani yaşamın bütün parçalarını insan fıtratının üzerinde bina edecek en hassas ve en önemli öğelerden biri olan din olgusunun ehliyetsiz, basiretsiz, dar görüşlü, çıkarcı ve ırkçı kişilerin tekeline geçmesindendir. Hal böyle olunca, din mensuplarına empoze edilen siyasal bir din ve taklidi bir iman vücuda getirilmiştir. Netice itibariyle siyasal olan taklidi din, mensuplarını Allah’a yakınlaştırmak yerine, Allah’tan uzaklaştırmış, insanoğlunu fıtratına sevk etme yerine fıtratından uzaklaşmasına sebep olmuştur. Yani Allah’ın vekilliğine ve veliliğine soyunan bazı sahtekâr dinciler, din mensuplarını tahkikti imandan taklidi imana, vahiy dininden kültür dinine, akıl dininden hurafe dinine sevk etmişlerdir.

Dinin kitabı olan kur’an-ı kerimi ise falcılık, üfürükçülük, muskacılık ve mezardaki ölüler için kullanılmıştır. İşin kısası şudur; dinci geçinen siyasetçilerle, dinin temsilcisi olduğunu söyleyen ilahiyatçılar, kurum yöneticileri ve kanaat önderleri, vahye dayalı dinin emir ve yasaklarını, yaşam ritüellerini ölçü almak yerine, mezhep ve tarikat kurucularının makalelerini ilmihallerini ve buyruklarını ölçü almışlardır. Yani din mensuplarına dinin ölçüsü ve de nişanesi olan Kur’an ve Ehl-i Beyt görüşüne göre hareket etmeleri gerekirken, şeyhlerin, meşayihlerin, babaların, dedelerin ve de ebelerin sözlerini, makalelerini, hikâyelerini, kitaplarını, görüşlerini ve şiirlerini dini yaşamın ölçüsü yapmışlardır.  
Nahl suresinin 43 ayetinin emri anlaşılmamış olmalı ki herkes kendini “Eğer bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorun ” ayetinin muhatabı olarak görmüş Ve zikrin ehliymiş gibi insanlara kendi görüşüne dayalı bir yol, bir yöntem, bir din ve bir iman haritası çizmiştir. Ayette geçen ZİKİR Kur’anı Kerim’dir, ZİKRİN ehli ise Hz. Muhammet Mustafa (s.a.a)’nin Ehl-i Beyt’idir. Başka bir yazımızda zikrin ehlinin kimler olduğu konusunu geniş bir şekilde işleriz inşallah. Çünkü bu konu başlı başına bir kitap meydana getireceğinden konuya burada giremeyeceğim.
Hâlbuki yüce Allah (cc) Kur’an kerimde bütün peygamberine vahiyleri kullarına tebliğ etmesini emretmiş ve kendilerinin heva ve heveslerine kapılmamalarını öğütlemiştir. Yani yüce Allah (cc) kendi kitabından öğüt ve nasihat edilmesini hem peygamberlere, hem peygamber varislerine ve hem de varislerin izleyicileri olan gerçek müminlere emretmiştir.

Hz. İmam Ali (a.s) Kur’anla yaşayan bir kişilikle ve de toplulukla Kur’andan kopan ve uzaklaşan bir kişiliğin ve de topluluğun durumunu şöyle izah etmiştir: “ Şu Kur’an’la düşüp kalkan hiçbir kimse yoktur ki bir fazlalığa ermesin yahut noksana düşmesin.” Yani ancak Kur’ana müracaat eden ve onun gösterdiği yolda yürüyen, ruhunu ve aklını onun sunduğu gıdadan besleyen bir kişiliğin veya topluluğun insanlığın zirvesine çıkabileceğini, o Allah’tan uzanan ipe tutunmayanınsa zilletle helak olacağını ve insanlığın zirvesinden aşağı düşeceğini beyan eylemiştir. İmam Cafer Sadık (a.s) Kur’anla hükmetme konusunda şöyle buyurur: “Bir kuruşluk meselelerde bile Allah’ın kitabıyla hükmedin.”

Bu konuyla ilgili yüce Allah Maide Suresinin 47 ve 48. ayetlerinde de şöyle buyuruyor:
“İncil ehli, Allah’ın indirdiği ile hükmetsinler. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar, fasıklardır. Sana da hak üzere ve önünde ki kitabı doğrulayıcı ve onları koruyucu ve gözetici olarak bu kitabı (kur’anı) indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmet. Sana gelen haktan (kur’andan) uzaklaşarak onların heva ve heveslerine uyma…” Ayetlerde ki bu uyarı ne kadar yerinde ve doğru bir uyarıdır değil mi? Geçmişten bugüne kadar toplum içinde tanrılaştırılan ve kul ile Allah arasında perde olan hacılar, hocalar, dedeler, analar, ebeler, âlimler, yazarlar, çizerler, hahamlar ve papazlar gibi din simsarcıları ticari amaçlı kitaplar yazarak insanları fırkalara böldüler. Bu tellalcı tacirler ne yazık ki Allah’ın kitabından geçerek hem kendi dünyevi menfaatleri için ve hem de hizmetkârlığını yaptıkları efendilerinin siyasi ve dünyevi menfaatleri için toplumu heva ve hevesine göre yönlendirdiler. Özellikle de siyasal İslamcıların, abdestli kapitalistlerin ve ateistlerin ağızlarının zırvalamalarına göre fetvalar vererek Allah’ın ve İslam’ın adını kirli emellerine örtü yaptılar. Amaç, yukarıda zikrettiğimiz efendilerine binilecek ve sağılacak deve sürülerini oluşturmaktır. Bu develeri bilinmezliğe sürüklemek için de deve sürüsüne eşek misali kılavuzluğa soyunurlar.

Hz. Hüseyin (a.s) böyle davrananlar için ne buyuruyor: “Allah’ı öfkelendirmekle halkın rızasını kazanmak isteyen bir kavim, kurtuluşa erememiştir. Kim Allah’ın rızasını, halkın öfkesini kazanmak pahasına elde ederse, Allah, insanların ellerinde olan işlerde ona kifayet eder; kim halkın rızasını, Allah’ın gazabını kazanarak elde ederse, Allah, onu insanlara terk eder. Vesselam.”

Yüce Allah insanoğlunu kur’anı bilmeye, Kur’an-a uymaya ve kur’andan öğüt ve nasihat alamaya karşı sorumlu tutmuştur.

Nitekim Yüce Allah(cc) Zühruf Suresi 44 ayetinde şöyle buyuruyor: “Gerçek şu: Bu Kuran sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bu kitaptan sorumlu tutulacaksınız.”

Ankebut Suresinin 51ayetin de kur’anı yeterli bulmayan, bundan dolayı da çeşitli kaynak ve kitap arayışlarına giren sözde iman sahiplerine bir uyarı ve ikaz vardır. Bu uyarı aslında hem topluma ve hem de toplumun kafasını karıştırarak ve suyu bulandırarak bulanık suda balık avlama arzusu taşıyan ve toplumu böyle bir arayışa sevk ederek harıl harıl kâr amaçlı kitap yazan avcılaradır. Ayette şöyle buyuruyor: “Kendilerine okumakta olduğun bu kitabı sana indirmemiz onlara yetmedi mi? Kuşkusuz, onda iman eden bir topluluk için rahmet ve öğüt vardır.”
Bunlara benzer birçok ayet var ama biz yalnız ikisini ele alarak, bizlere kuran dışından söylenenlerle bir karşılaştıralım bakalım gerçekten bizlere söylenen ve de bizlerin doğru olduğunu sandığımız sözler kurana uyuyor mu?

Sevgili canlar size yazıma başlarken iki ayet örneği vermiştim, orada Allah sizleri bu kitaptan yani kurandan sorumlu tutuyorum diyor ve diğer ayetinde de, kuranı yeterli görmeyenlere kızgınlık ifadesi ile karşılarında okunan kuran onlara yetmiyor mu diye nasıl seslendiğini görmektesiniz. Ama tüm bu ayetleri bizler hiç okuma gereği duymadığımız için, söylenenlere uymayı yani kurana uymak yerine beşere uymayı seçmişiz. Doğrusu anlamını bilmeden Rabbin ne istediğini nasıl anlayacağımı ve ayetlerin sonunda nasıl düşüneceğimi ve de uygulayacağımı anlamak mümkün değil. İşte kendisi düşünmeyen, başkalarının düşünmesi ile güdülen bir toplum böyle yaratılmıştır. Bu zinciri artık lütfen kıralım, yoksa başımıza daha çok musibetler gelir ve altında inim inim inleriz, bu durumda kimsenin şikâyet etmeye de hakkı olamaz. Sizce Yüceler yücesi Rabbim imtihan edeceği kitabı açıklamasına rağmen, mahşer günü bizleri ciltlerce dolusu beşerin yazdığı milyonlarca kitaplardan mı imtihan edecek dersiniz?

Allah Resulü Ümmetinin kendisinden sonra Allah’ın kitabını terk edeceğini, nefislerinin arzularına ve geleneklerine göre dini kitaplar oluşturacaklarını beyan eylemiştir. Resulü Ekrem bu serzenişini şöyle ifade etmiştir: “Ey Rabbim, benim toplumum, (ümmetim) bu Kuran’ı terk edilmiş/dışlanmış halde tuttular.” (Furkan 30) Yani Rasulullah(s.a.a)’ın bu serzenişi ümmetinin sadece Kur’anın adına sahip çıktığını ama içeriği olan emir ve yasaklarını, helal ve haramını terk ettiklerini, heva ve hevesine göre hareket ettiklerinin serzenişidir.

Yüce Allah dinin, imanın ve müminliğin tanımını yapmış, ölçüsünü, nişanelerini ve müracaat kapısını belirlemiştir. Yaratılanlara düşen görev ise, yüceler yücesi Allah(cc)’ın bu sistemine uymak ve imanla buyruğuna teslim olmaktır. Aslında bütün mesele buradadır yani teslim olmak veya olmamaktadır. Daldan dala atlayarak çeşitli bahaneler ve şüphelerle teslimiyetten kaçan ve kulun Allah’a olan aşkından dolayı boyun eğişine tahammül etmek istemeyen bizim nefsimizdir. Evrenin dengesi insan gücünü aşan bir külli iradenin sistemidir. İnsanoğlu evrendeki bu yaşam kanununa uymak ve yaşamın sürekliliği için doğal dengeyi akıl ve yetenekleriyle koruma mükellefiyetine sahiptir, bu dengeyi bozma hakkına sahip değildir.

Yazımızın başlığı olan konuya dönmek gerekirse Din, Tanrı’ya gidilen yoldur, gidiştir, hükümdür, nasihattir. Lügatte ise, karşılık manasına gelir. Terim olarak ilahi hükümlerin tümüdür. Bu hükümlere uymak Allah’a imandır, inanmaktır.

Din, kemale ermiş ruhun ve aklın olgunluk aşamasıdır. Maide Suresi 3’üncü ayetin son Paragrafı “ Bu gün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak size İslâm’ı seçtim” buyuruyor. Bu hükümden şunu anlıyoruz: kâmil, yani eksiksiz, kusursuz ve kâmil dinin mensubu da kâmil olma yolunda kendisini tamamlamalıdır. İslam dini akıl, sezgi ve sevgi dinidir. İlim aklın, sevgi de ruhun gıdasıdır. Sevgisiz insan dinin sunduğu aklın ve ruhun gıdasından nasiplenmemiş insandır. Sevgisiz kişilikler genelde toplumda sorunlu ve problemli olurlar.

DİNİN KURALLARI

Din, insani vazifeyi insana anlatan, insanı eğiten ve madenileştiren aklın olgunlaşma ve kemale erme halidir.
Taberanideki bir kutsi hadiste peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur. “ Dinin temeli nasihattir, özü ise güzel ahlaktır.” Evet dinin şeriatı öğüt ve nasihattir, hakikatı da temiz ahlaktır. Din dört mevsim misali akıllı varlıkları dört evreden geçirerek kemale erdirir. 1. Öğüt, 2. Şifa, 3. Hidayet, 4. Rahmet evresidir.

Din, İnsan sınıfını hayvani, yani maddi olan beden içerisinde akıl ve sezgilerle terbiye ederek fıtratında olan irfaniyet ve kemalet sanatının ortaya çıkmasını sağlar, böylece konuşan natık hayvanı düşünen insan olarak hayvani yönünden ayırır. Kaygusuz Abdal’ın buyurduğu gibi:

Şu adam dedikleri el ayakla baş değil
Âdem manaya derler suret ile kaş değil

Evet din insanı manaya sevk eden, iman ve idrakle aşk sahibi yaparak miraca çıkarma aracıdır. İlahi dinlerin tümü aynı esaslara dayanır ve aynı amaca hizmet ederler. İnsanlar fıtratı gereği temiz ve masum yaratılırlar, fakat arzu ve ihtiraslar insanı gerçek gayesinin dışına çıkarır.

Bir çiçeğin fıtratındaki tekâmül gayesi nasıl ki hayatı sürekli kılmak için hizmetse, insanın yaradılışındaki gaye de hizmettir.

Din herkesin hakkına ve hukukuna riayet etmektedir. İnsan yaşamının gönül huzuru ile yaşanmasını, insanın insan olduğunun manasına erebilmesini her türlü kötülükten uzak durmasını ve erdem sahibi olmasını sağlamak bütün dinlerin görevidir.
Dindar gibi gözüküp o kisvenin altında uyanışını sağlamayan kişiler aşığın buyurduğu gibi;

Bir kişi özünü burada bilmese
Salıver çayıra otlasın gitsin

Din, insan binasını inşa eden ilahi projedir. Malzemesi akıl, ilim ve imandır. Akıl dış yaşamın mimarı, iman kişinin ekseni, gönül ise iç mimardır. Din iki ucu olan bir yol misalidir. Bu yolun bir ucu halk âleminde, bir ucu da Hakk âlemine çıkmaktadır. Halk Hakka dönüş yaptığı andan itibaren attığı her adımda kendi benini (egolarını)fena ederek Hakk’ın kendisinde tecelli etmesini ve sıfatlarıyla kendisinde görünmesini sağlamış olur. Hakk yolunda yürüyen, yürüdüğü yoldan sapmadıkça ve kurallarını ihlal etmedikçe yol kendi üzerinden yürüyeni sona ve amaca erdirir. Yolcu yolun kılavuzlarına, rehberlerine itaat ederse Müminin miracını gerçekleştirmiş olur. Hakk yolunun rehperi Kur’andır, Peygamberdir ve Ehl-i Beyt’idir. Ama dinin ve de yolun sadece adına sahip olmakla kişiyi menzile erdirmez. Ruhu olmayan bir cesedin hayatı ve anlamı olmaz. Ceset ruhla, ruhta cesetle anlam kazanır. Dinin sadece cesedine sahip olmak ta ruhsuz ölü bir bedene sahip olmaktır. Dinin sıfatlarını, emir ve yasaklarını, helal ve haramlarını ancak şeriat kapısında öğrene biliriz. Şeriat dış dünyamızı bilmek, anlamak, tanımak, aradığımızı bulmanın çarelerini aramak ve bununla birlikte beden ve fikir temizliğini yapmaktır. Tarikat, kendi iç âlemimize dönüş yapma ihtiyacını duyma idrakine sahip olmak. Marifet ve Hakikat ise ruh ve eylem temizliği ile bütün iç yeteneklerimizi geliştirerek dışımıza aksetmesini sağlamak ve keşif yoluyla sonuca ulaşmaktır. İnsan yaradılışındaki gayeye uygun hizmet edene kadar tekâmül gayreti içerisinde olmalıdır. Yani, o tecellilerin zuhuru taki onda sona erer ki, bu an tekâmülünde zirvesidir. Artık onun rızkı da sona ermiş olur ve tekrar aslına rücu eder. Kaderi yaşamakta budur işte. Dinin en makbul tarifi, tek tanrıya inanış ve bağlanış sistemidir. Diğer bir tanımlamayla da manevi varlıklara inanmaktır. Dinin anlamı üç devreye ayrılır.

1.Usul-i Din
2.Furu-i Din
3.Muamelet

Diğer bir tanımlamayla da;

1.İnanç devresi
2.Düşünce devresi
3.Keşif devresi
İbadet üç şekilde tanımlanır
1.Ahyar Metodu
2.Ebrar Metodu
3.Settar Metodu
Hz. Ali (K.V) nin tanımlamasıyla da şöyledir;
1.Kölelerin
2.Tacirlerin
3.Hürlerin. Yani avam, havas ve hassül havas
Dinler iki kısma ayrılır
1.Vahya dayanmayan ve sami olan dinler
2.Vahya dayanan ve sami olan dinler

Sami olmayan dinler

1.Din
2.Putperestlik
3.Zerdüşt
3.Brahma
4.Budizm
5.Konfüçyüs
6.Taoizm
7.Şintozm
8.Hinduzm
9.Şin dini

SAMİ OLAN DİNLER

2.Musevilik
2.Hristiyanlık
3.İslam

PUTPEREST DİNİ

Putperestlik dini tabiatüstü varlıklar ile tabiatüstü kuvvetlere tapmaktan öte bir mana taşımamaktadır. Putperestlik devresi insanın kültürel bakımdan yücelmesinin en ilkel safhasını temsil eder.

Vahya dayalı üç din haricinde hemen hemen bazı yönlerden putperesttir. Putperestlik dinler esasta değil yalnız şekilde bir birinden farklıdır. Yani fiziklse çevre, ırki özellikler siyasi şartlar ve tarihi gelişmelerdir. İnanç, ibadet ve ayinlerinin biraz farklı olmalarından ötürü almışlardır. Mesela Çin’deki atalara tapma dini putperestlikten ayıran hiçbir özelliği yoktur. (Puta tapanlar mecusidir )
PUTA TAPANLARIN SAYISI

Putperestler Hindistan’da, Çin’de Güneydoğu Asya’da ve Japonya’da bulunur. 1941 senesinde yapılan sayıma göre Hindistan’da 27,5 milyon, Çin’de 40 Milyon, Güneydoğu Asya’da 15 Milyon olduğunu yazar. Japonya ve Sibirya putperestlik hakkında bilgi vermemiştir. 24 Nolu tabloda toplam 63 ile 67 milyon küsür olduğunu göstermiştir.

ZERDÜŞT DİNİ

Müslümanlıktan önce Eski İran’da kabul edilen eski bir dindir. Yunanlılar bu dine Zoraster dedikleri için batı kaynaklarının bazıları da dünyanın yaratıcısına mazdeizm sözcüklerle söylenir. Yunan tarihi kaynaklarında (İ.Ö.VII) 7. inci yüzyılda yaşamaktadır.

Kutsal kitabı Zend Avesta’dır. Bu dine göre dünyanın yaratıcısı ve ışın tanrısı Hürmüz’dür. Aynı zamanda Ahura Mazda’da denir. Karanlık tanrısı ise Ahirman’dır. Bu dine göre Hürmüz insanı yaratır, meydana gelen insan da özgürdür. Bu dinin kurucusu Zerdüşt İ.Ö.628 de yaşadığı sanılıyor. Zerdüşt spitamalar adıyla bilinen mütevazı bir soylu ailesinin oğluydu. Bu dindeki kurallar İslam’a ters değildir.

Din kuralları şekilden ibaret merasimler topluluğu değildir. Dini yaşam bu âlemde nefsin saltanatını kurma amacı da değildir, akıl ve vicdan birlikteliği ile özgürlüğü elde etmektir. (Kemâlat) İnsani yaşamın ve uygarlığın kapılarını açmaktır.

Din bir atölyeye benzer, kurallar ise, cisimlere şekil veren malzemeler, mürşit, o malzemelerle sanatı meydana getiren ustadır. Bununla insan tabiatında ki vahşiyetle medeniyetin arasında ince bir çizgiyi meydana getirir ve sınırları belirler.

Din, insanoğlunu vahşiyetten medeniyete taşımayı amaçlarken, bunu Fen ve İman ışığıyla (ilmiyle) gerçekleştirir. Dinin buradaki amacı yalnızca eğitilen bir varlığı meydana getirmek değil, o varlığı ölümsüzlüğün ötesine taşımaktır. Tanrılaştırmaktır. Manaya ulaşmasını sağlamaktır.

Din, aynı zamanda madde yönü ile aşırı şehvet ve ihtiras arzusuyla doğal dengesi bozulan insanı kendi tabiatının şifresine sevk ederek, kendi tabiatının kapılarını o manevi şifreyle açmasını ve bu kapılardan tabi doğasına dönmesini sağlayacaktır.

Yani din yalnızca insanı eğitmekle kalmıyor, insanın kendisini bilmesini ve kendisini bulmasını sağlıyor. “Nefsini (kendini) bilen Rabbini bilir” hadisi kulun, ilimle hem kendisinin önemini ve yaradılış gayesini ve hem de Rabbinin sıfatlarını idrakle iman ve aşk sahibi olabileceğini aşk refrefiyle Rabbine ulaşabileceğini vurgulamıştır.

Eğer insan eğitilen bir varlıktan başka bir şey değilse o zaman sirk hayvanından farkı olmazdı. Ama insan hayatın her alanına değer katan ve anlam kazandıran mana yüklü bir varlıktır.

DİNİN BİR DİĞER AMACI

Din, bir tıp uzmanının hastasına yazdığı ve şifa mahiyetinde sunduğu reçete misalidir. Din nefsin hastalığına maruz kalan insanoğlunun akıl ve gönül hastalıklarını hekimler hekimi olan yüce Allah’ın sunduğu reçeteyle şifa bulmasını sağlayan kural ve prensipler reçetesidir. Bu reçete akılla ilmi, ilimle Hilmi, hilimle keşfi, keşifle Anlamak, bilmek, görmek, duymak, aramak, varmak ve yürümek ve hayattan tat alma duyusuyla şifaya kavuşma ve huzura erme reçetesiyle huzur bulacağını vaat etmiştir.

Bu eylemin içinde kişiyi inanç düşünce, keşif ve buluş devresi de mevcuttur. Dört renk misali din, külli iradenin hukuku ile yaşamın kaynağı olan insan zihnini kaynağına geri gönderirse bütün yaşam kaynağının geri getirilmiş olur. Böylece Allah’ın amacı gerçekleşmiş olur.

Din, insan bilincini Tanrı bilinci seviyesine yükselterek insan zihnini evrensel kozmik zihin veya ilahi zekâ seviyesine yükselten bir eğitim metodu ve gidilen yoldur. Dini kurallar yalnızca şekilden ibaret merasimler topluluğu değildir.

Din veya iman prensipleri ile yüce yaradan yaratmış olduğu akla malik beşere ölümsüzlük vaat ediyor. Koşulu ise, beşerin ilahi projeyi yaşamına uyarlayıp hayatının onun üzerine bina yapmasıdır. İnsani fikir ve eylem kutsaldır. Âdem’den çağımıza kadar gelen düşünce ve tekâmül, insanoğlunun yaradılış programında zaten mevcuttur. Ama bu mevcudiyeti körleştiren, yaşama olanağını ortadan kaldıran ve engelleyen dünya hayatının perspektifidir. En derin bilgelik inancın içinde ve de insanın içyapısında saklıdır.

Feragatten acından ölümden ve gerçeği söylemekten korkanlar gerçek dindar ve de peygamber varisi olabilirler mi? Böyleleri saltanat düşleri ile refahın ucundan tutarak, yaşamları boyunca bir gölgelik kurmak için her türlü kostümü giyerler.

Yani, bireysel yaşamı kozmik yaşama göre akort eden ve insan yaşamının bütün değerlerini geliştiren bir yaşama sanatıdır. Bu sanatı öğrenme ve yaşama sorumluluğu, bireysellikten toplumsallığa dönüştürülmelidir. Araçlar örnektir, amaç edinmemelidir.

Din akla malik olan varlığın, yaradılışındaki amaca ulaşması için onun yaşamında ki faaliyetleri düzenler. Bu düzenlemeyi emir ve yasaklarla belirler.

İNSAN, DİN VE DOYGUNLUK

Din, mensubunu ilahi doygunluğa ulaştırmak için yaradan ile maddenin arasındaki gayeyi, bağlantıyı ve giz olan manayı öğreterek yaşatarak şuur etmesini sağlar. Din, bir insan olma eyleminin yarışıdır. İnsan olma adayı yeter ki insanlığa doğru koşsun. Her dinin mezhebi doğruluk, vuslatı ise aşktır.

Din evi, birlik ve beraberliği pekiştirip kardeşliği oluşturur. Fen ilmi de cehaleti kaldırıp medeniyeti oluşturur. İki kurum da görevini hakkıyla yerine getirmezse birinde taassup diğerinde de hile ve sahtekârlık meydana gelir.

Dini kurallar şekilden ibaret merasimler topluluğu değildir. Ruhsuz ve şuursuz yapılan ibadetlerin Allah katında makbulü yoktur.

MEVLANA

Namaz-ı, ebehan sehvi sucudu est.
Namaz-ı arifen terk-i vucud-u est

Yani akılsızların namazı sehvi secde ile uğraşmak, ama ariflerin namazı ise kendinden geçmektir.
Hallac-ı Mansur’un buyurduğu gibi: “İki rekât namazda kişiyi Allah’a götürür. Ama abdest kan ile olursa” buyurmuştur. Yani insan Allah aşkı için kan ve irinden oluşan beden tulumunu nefsin arzu ve ihtiraslardan arındırmadıkça ve nefsini kurban etmedikçe Hakk’a vuslat olamaz.

IŞIK

Işığa ihaneti olan bir toplumun aydınlığı olmaz. Aslında mum söndürenler ışıkları (aydınları) kör taassuplarıyla karartanlardır (öldürenlerdir). Çağımızın emevileri muaviye den daha küstahça Muhammed Ali’nin değerlerine zarar vermektedirler. Hem de Muhammed Ali’nin rengine bürünerek yapmaktadırlar. Muhammed Ali’nin yolunun mensubu gerçek Mümin, La’dan geçip sadece illallah diyebilendir. Ahmedin, Mehmedin, Bekir’in, Ömer’in, Fatma’nın, Ayşe’nin, kafasındaki din anlayışından sıyrılıp yalnızca Allah’ın buyruğuna Ram olmaktır.

Yüce Allah buyurur ki: “İnsanlara saygılı olun ama insanı tapınç haline getirmeyin ve de amaç edinmeyiniz. İnsan isteyendir, istenilen değil, insan âşıktır maşuk değildir.” İnsan kendisi ile tanımak istediği yüce Allah arasında bir uyumun oluşmasına çalışmalıdır. Bu davranış Allah’ı tanımada birinci adımı oluşturur. Kirlenen zihinler algılamaya, kirlenen gönülse sezgiye kapalıdır. İnsanın önemli özelliklerinden biri olan anlama ve bilme aklın egemenliğinde olan düşünme kabiliyetidir. Sezgide temizlenen nefsin kabiliyetidir. Bir kişide haset, hile, cahillik, menfaatçilik, egoizm ve gaflet varsa sebebi haram lokmadandır. Dinin alışveriş kısmını bilmeyen bu tür çirkin sıfatlardan kurtulmaz.

DİNİN MASTARI

Din sıratâl müstakimdir, yani dosdoğru çizgidir, insan fıtratının ölçüsü ve mastarıdır. Ölçüsü Allah tarafından konulmayan, kural ve prensipleri, emir ve yasakları, helal ve haramları beşer tarafından belirlenen ve de ölçüsü beşer tarafından konulmuş bir din ve de inanç ilahi değildir. Beşerce konulmuş kural ve prensipler, çizilmiş çizgi ve belirlenmiş yollar her zaman bir ırkın, ideolojinin, aşiretin ve kişilerin menfaatine göredir. Öfke, şartlanmalar, kültürel gelenek ve ananelerle gölgelenen gerçek din ve gayeyi algılamaktan sorumlu olan mantık, insan kişiliğini doğruya erdiremez, maddenin ötesine götüremez ve sonsuzluğa uçurmaz.

CAHİLLER

Cahiller kendi kafalarından bir din oluşturuyorlar, sonra da gerek muhkem ve gerekse müteşabih ayetlerden ona dayanak aramaya çalışıyorlar. Geleneklere dayalı bir dini var edenlerin asıl amaçları dini korumak ve dindar olmak değil, arzu ve ihtiraslarına dayalı birtakım ideolojik çıkarlarını meşrulaştırmak içindir. Burada siyasi bir oyun var ve bu oyunun sahnelenmesinin mankenliğini Alevilere yaptırarak 100 bin kadronun haksız kazancın devam ettirilmesini sağlamak.

İSLAM DİN İ KÜLTÜREL BİR OLGUMUDUR

İslam kültürel bir olgumudur? Yüce Allah hangi kavmin ve de ırkın kültürüyle bu dini bildirilmiştir? Bir peygamberin seçilmesi nasıl beşeriyetin iradesiyle değilse, dinin emir ve yasaklarını belirlemekte insanların iradesiyle değildir. Peygamberler bile böyle bir yetkiye sahip değillerdir. Onlar sadece indirileni tebliğ etme yetkisine sahiptirler. İnsandaki doğal yapı insana ait değildir yaratana aittir. İnsan kendi iradesini devreye koyduğu andan itibaren kirlenmeye ve doğal dengesini bozmaya başlıyor. Dinin doğal yapısı da insan iradesinin müdahalesiyle bozulur ve hormonlaşır. Bir insan kendi değerler doğasına yabancılaştı mı o irade kendisinin yitiği olur. Bu yabancılaşma beşeriyete ait dış müdahaleler ve karışımlarla vücuda gelen evrimleşmeyle olur. Hırsızla beraber olan helâlı, zalimle beraber olan da adaleti bozar veya terk eder misali. İnsan iradesinden vücuda gelen bir şey ilahi değildir ta ki beşer onda kendisini fena edip cüzi halini külli hale dönüştürüp kâmil olana kadar. O noktada bile bir flüt misali olur ki ondan her sedayı vücuda getiren yine O’ olur. Ama nefsin arzusu bedende bitmeyene kadar onun baş kaldırışı ve hâkimiyetini kurma mücadelesi cüz-i noktayla sınırlı ve ölümlü kalacaktır. Din saf ve sade bir vahye dayalı inanç olarak mı yaşanılmalı, yoksa inançla beşeri kültürün harmanlanıp geleneksel fıkıh olarak mı yaşanmalı? Şu ana kadar gelen ve de yaşanan İslam hangisidir? Tasavvuf İslam patentlimidir, yani kur’an kaynaklımıdır yoksa dervişlerin, şeyhlerin ve mürşitlerin kendi buluşlarımıdır? ( metodumudur)

KÜLTÜR

İnsan yaşamında kültürel değişim mümkün ama insan aklının ve gücünün üstünde ve de oluşumu insanın elinde olmayan doğanın dengesi ve ilahi kurallar yenilikçilik gerekçesiyle değişim adı altında yok edilememeli. İslam’ın ruhunu idrak edemeyen sözde yönetici ve dedeler, hocalar, yazarlar, ilahiyatçılar, sosyologla vs toplumun İslami değerlerini Muaviye’nin siyasi oyunlarından biri olan geleneksel fıkıhla yok etmeye çalışıyorlar. Çünkü geleneksel fıkıh, ilahi kural ve prensiplerin işlenmediği, ama ilahi ölçü ve örtüler adı altında saltanata ve şiddete ve zulme açık beşeri bir din oluşturmaktır.

Aklı taşıyan her insan düşünmeye, bilmeye, anlamaya aramaya, bulmaya ve tekâmüle ermeye karşı sorumludur. Uyanışını sağlamış insan hem kendisine, hem ailesine, hem tabiata ve tabiattaki canlılara, hem ulusuna ve hem de bütün insanlığa karşı sorumludur. Nasıl ki bir mucit bir buluşu hayata geçirirken, tüm insanlık onun aklının icadıyla refaha kavuşuyorsa. Allah’ın bütün esmalarının sırrına vakıf olanlarında tek amacı yaratılanlara yaratanın rızası için hayra ve helale yönelik hizmette sınır tanımadan kendini feda ederler.
Her akıllı insan ve gerçek dindar insani yaşamın ve de doğanın birer koruyucu neferidir. Var oluşa inanmış, uyum, denge ve hareketi sürekli kılmayı kendine şiar edinmiş bir gönüllü neferdir.  
İlim ve iman idrakin olmadığı bir beldede böyle kişiliklerin oluşması mümkün değildir. Çünkü ilim idraki, idrak da cesareti meydana getirir. Gerçeği tanıma, bilme ve ulaşma sınırını aşanlar ya Hüseyin olurlar ya da Hallac.

Ama her aydınlığın öncülüğünü yapan Peygamberlerin, velilerin ve âlimlerin yaşamında ve arkasında halkın ihaneti vardır. Çünkü onlar her zaman karanlığın aydınlanma korkusu olmuşlardır. Işıktan korkan büyük cahillerin vahşiyeti medenileşmeyi ve de insanileşmeyi bir türlü hazmedemediklerinden dolayı en büyük ışıkları bile söndürmüşlerdir. Cehalette hem korkaklık, hem küstahlık ve hem de vahşiyet vardır. Aydınların silahı ilimdir. Aydınlar düşmanını ilimle vururlar ve hayatın gayesinde ve gerçeğinde diriltirler. Ama cahiller silahla, kılıçla, şerle ve vahşiyetle düşmanını öldürerek yok ederler. Aydınlar kan bahşederler ama cahiller kan dökerler. Zamana kurban edilen can ve cana kurban edilen zaman! Bir düşünelim bakalım, kurban olan zaman mı, yoksa can mı? Can ölüm pazarında söz konusu olunca bütün varımızı yoğumuzu o et, irin ve kemikten oluşmuş kan tulumu bedenimizi ve boşa tükettiğimiz zamanı satın almak için veririz. Ama bu zamanın içinde yüce Allah tarafından bize sunulmuş olan akıl ve gönül ışığını maddi arzu ve ihtiraslarımızla söndürüyoruz. Yani bu paha biçilmez hazinemizi ve yaşamımızın derin manasını oyuncaklarına karşı pek zalim ve acımasız olan çocuk misali nefsimizin eline veriyoruz.

Amaç, belirli bir tarikata mensup bir cemaat oluşturmak değil, duyarlı, bilinçli, çağdaş, modern ve medeni özgür iradeler var etmektir. İnanç noktasında ise Kur’an’ı ve Ehl-i Beyt’i esas alarak, ilmihallerden şeyhlerden, meşayihlerden arınmış, akla ve mantığa uygun İslam’ı yaşamaktır.
TAĞUT NEDİR?

Tağut Allah’a ve O’nun hükümlerine karşı olan kişi, kurum, yasa ve sistemlerdir. Allah’ın emirlerine ilk karşı koyan varlık olarak şeytan tağutların elebaşsısıdır (Bakara 256–57, Nisa 60–51–76, Maide 5–60). Allah’ın doğaya ve insana uyguladığı yasayı ve kanunu çağdışı sayanlar tağutçulardır. (Zümer, 17)

Allah’ın birliğine inanmanın diğer sırrı da Tağut’u reddetmektir. Her iman sahibi inancıyla ilgili Allah’ın ayetleriyle ve kitabıyla Peygamberiyle, Peygamberin Ehl-i Beyt’inin velayeti ile bilmeli, öğrenmeli, düşünmeli ve yaşamalıdır.